Analitik Bir Yolculuk: Okçuluk Sanatından Psikanaliz Sanatına

Analitik yolculuk nedir? Ne zaman başlar? Psikanaliz kitapları okumaya başlayınca mı, psikanalize giderken mi, yoksa formasyon sürecinde ilk divan hastasıyla birlikte mi başlar? Marilia bu kitabında, 1977’de ilk analitik hastalarını görmesiyle başlayan süreci ele alıyor: Psikanalitik görüşmeler, süpervizyonlar, seminerler, farklı kuramsal yaklaşımlar ve çeşitli vakalarla deneyimler… Farklı zamanlarda yazılan makaleleri bu kitapta bir araya toplamış. Fransız psikanalizinden, aktarım ve karşıaktarım dinamiklerinden, somadan, psikoseksüellikten ve düşünme süreçlerinden bahsettiği kısımlar var.

1.ve 2. Bölüm: “Paris’ten Bir Mektup” ve “Okçuluk Sanatından Psikanaliz Sanatına”

Marilia, kişiyi psikanalist olmaya yönelten tutkunun bazen nasıl da bir ölüm kalım meselesine dönüştüğüne değiniyor, analitik kimliği edinmeye çalışırken ve psikanalitik formasyon sürecinde bazen ortak bazen kişisel bazı deneyimler yaşanıyor.

Analist kimliği ne demek, tam olarak? Pasif ve geride bir duruş mu sadece? Katı ve esnemez mi, yoksa esnek ve aktif de olabilir mi bir analist? Marilia’ya göre sıkıca tutunulan “analiz eden, anlayan, anlaşılmasını sağlayan, geride duran, eylemsiz olan” yapıyı içeren analist kimliği bazen gereken aktif müdahalelerin yapılmasını engelleyebiliyor. İç sesin yönlendirmelerinin önüne hiçbir şey geçmemeli, ne -meli -malı’lar ne esnemez ve katı bir analist kimliği kumaşıyla giyinmek.

Bu iki bölümde Marilia’nın uzun ve süreğen yolculuğundaki öznel deneyimlerine dair eleştirel yaklaşımı oldukça etkileyici.

3.Bölüm: “Terapötik Eylem Üzerine”

“Freud psikanalizi hem bir yöntem hem de bir araştırma süreci olarak görüyordu. İyileşme ruhsallıkta sessiz olanın dil fenomenine dönüşümünden kaynaklanıyordu (bunun için de ilk olarak biçimsel gerilemeden geçmek gerekiyordu)… Burada psikanalizin terapötik eylemi vazgeçilmez niteliktedir. Analiz, diğer terapilerin yanında tavizsiz kalır çünkü semptomları hafifletmeye ek olarak hastaların kendi öykü ve düşüncelerinin (yeniden) asli failleri haline gelmesini hedefleyen yalnızca analizdir… Filozof Hannah Arendt’e göre yaşamak ve düşünmek birbirinin aynısıdır.”

Marilia’ya göre Freud’un eserlerinin tamamını incelediğimizde ortaya çıkan psikanalizin ana ilkesi ‘bilinçdışının varlığını kabul etmek’tir. “Terapötik eylem” unsuru Freud’un nadiren ele aldığı bir temadır. Hatta Freudcu metapsikolojinin kavramlarından biri değildir. Yine de bu konu dolaylı olarak Freud’un eserlerinin tamamına yayılmıştır. Aktarım ve karşıaktarım ilişkisindeki bilinçdışı materyal ‘terapötik eylem’i doğurmaktadır.

Vanya, Marila’nın gördüğü hastalardan biri, bir gün ofisin kapısına kadar gelip zili çalmadan bekleyip sonra evine geri döner, sinirle analistine mesaj atar: “Beni unuttunuz.” Marila bu deneyimi aktarım-karşıaktarım dinamikleri açısından ele alır bilinçdışı materyalle ilişkisini değerlendirir. Bu, bir terapötik eylemdir.

“Tedavinin Kalbi”

Beşinci ve altıncı bölümler ‘aktarım’a ayrılmıştır. Marilia aktarımı psikanalizin ve psikanalitik çalışmaların temeli olarak ele alır. Çocukların eşyalarına ve oyuncaklarına, oyuncak ayılarına ve battaniyelerine, yönelik yoğun duyguları dahi aktarımın bir örneğidir. Psikanalitik çalışmanın bitmesi aktarımın bittiğini göstermez. Çalışmanın bitmesi, aktarımın başka yerlere yönelerek büyümüş sevgi kapasitesinin devam etmesi anlamına gelir.

7.Bölüm: “Dürtü, Temsil ve Temsilin Talepleri”

Marilia ile psikanalitik çalışmaya başlayan hastlarından biri Japon ve Marilia gibi ‘Fransa’da yaşayan bir yabancı’, ona tam da bu benzerlik nedeniyle yönlendirilmiş. Marilia Japon değil, Atina’dan Paris’e geliyor. Bu hasta 1945’te yani atom bombasının atıldığı yıl doğmuş, Kore’de. Babası ise Hiroşimalı. Bu hasta bir ressam ve bazen psikanalizde konuşurken sanki sözcükler anlamını yitiriyor; Marilia Fransızca bildiği halde sözcükleri anlamlandıramadığını, takip edemediğini fark ediyor. Bu hastayla ilgili bir rüya görüyor. Bu rüyasını takip ettiğinde hastası iyileşmiş olsa da asıl meselelere henüz temas edilmediğini anlıyor: “Arayış içindedir… bizatihi annesinin içinde, annenin temsillerini arar.”

“Soma”dan bahsettiği üçüncü kısımda “Burmalı bir adam – bir hemorajik rektokolit vakasının psikoterapisi”, “Paris Psikosomatik Okulu” ve “Onkolojiye psikanalitik bir yaklaşım” bölümleri yer alıyor, özellikle vaka örneği oldukça vurucu. Psikosomatik konusundan başka bir yazıda daha kapsamlı bahsetmek istediğim için bu bölümü atladım.

13.Bölüm: “Çiftcinsellik Üzerine”

Marilia’ya göre bir çocuk iki ebeveyninden de çiftcinsel bir yatırım görmeli, bu olmadığında fazla aktif olmak veya fobik olmak gibi uçlara savrulabilir. Bir erkek çocuğu, babasından erkek bir çocuk olduğuna dair aldığı yatırımların yanında inceliğine ve zerafetine yönelik de ruhsal bir yatırım almalıdır. Bir kız çocuğu da annesi tarafından hem geleceğin adamı olarak görülmek hem de küçük bir kız çocuğu olarak sarılınıp kucaklanmanın ihtiyacını ruhsal olarak taşır.

Byron, erkek bir analist olan Harvey Rich’in takip ettiği, çekiciliğinin farkında olmayan erkek bir hasta. Erkekler tarafından da çekici bulunuyor ve erkeklerle hikayeleri oldukça karmaşık, yakınlık ve uzak durma arası. Marilia’ya göre Byron büyürken ebeyenlerinin ona yaptığı yatırımda çiftcinselliğinin inşasında bir sorun oluşmuş. “Fallik narsist” bir kişilik olan annesi Byron’ın kendi pasif tarafıyla temas etmesine engel olmuş.

Byron, analizinde, eşcinsel aktarımı kucaklayabilen erkek bir analistle çalışarak babasıyla ilişkili olan pasif konumunu keşfedebiliyor. Byron analize başlarken kendisini “eşcinsel” olarak tanımlamıştı ki erkeklerle tam bir yakınlaşması yoktu ve kız arkadaşı vardı. Byron’ın baskın heteroseksüel konumu bu çalışma sonucu netleşti.

Marilia ile çalışan yani kadın bir analistle çalışan kadın bir hasta olan Antigone’nin çiftcinselliğinin inşasında bir yatırım eksikliğinden ziyade dengesizlik bulunmaktaydı. Babası, kızının küçük bir kız çocuğu oluşuna yatırım yaparak güzelliğini övüyor hem de bir erkek çocuk gibi diğer erkeklerle rekabetinde notlarını, başarısını överek diğer erkeklerden daha zeki olduğunu söylüyordu. Onunla gurur duyuyordu. Babası onu hem bir kız hem de bir erkek çocuğu olarak sevebiliyordu. Annesinde ise durum böyle değildi, annesi kendi ikiz erkek kardeşini bir kaza sonucu kaybetmişti. Andre Green’in kavramıyla “ölü anne”ydi (the dead mother), yaslıydı. Kızını sevmesine rağmen onun kadın bedenine yaklaşamıyordu, onun kadınsılığına ilgi gösteremiyordu. Çiftcinselliğe dikkat ederek çalışan bir kadın analistle olan analizi sonucu Antigone kadın kimliğiyle olan bağını bir ölçüde onarmıştı.

Son

Marilia Aisenstein şu cümlelerle kitabına ve okuyucuya veda eder:

“Psikanaliz sabırla edinilen, yıllar yılı gün be gün geliştirilen bir sanattır. Ben de burada işte bu emeği, işin birer parçası olan soru ve tereddütler eşliğinde paylaşmaya çalıştım.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.